KAZA VE KADERE İMAN ALEVİ/BEKTAŞİ BATINİ YORUM

Sünni islam ekolü, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğini kabul eder. Lâkin bu anlayış Alevi-Bektaşi inancında KÜFR’ÜN VE ŞİRKİN Ta kendisidir.

Alevi-Bektaşi’nin Amentüsü  Hayrihi ve şerrihi” değil, aksine Hayrihi ve adaletihi min Allahu Teala” dır.

Şer Allah’tan gelmez, ancak beşeri zaaflardan ortaya çıkar. Şerrin Allah’tan geldiğini ileri sürmeyi Alevi-Bektaşi büyük hata kabul eder. Çünkü Allah insanı şuurlu bir varlık olarak yaratmıştır, iyi ile kötüyü, sevap ile günahı tercih kişiye aittir.

Nitekim, yüce Allah Kur’an-ı Kerim’ de şöyle buyurur:

Kur’an-ı Kerim , Şura Suresi 30. Ayet

‘…İyilik ve güzellikten sana her ne ererse Allah’tandır. Kötülük ve çirkinlikten sana ulaşan şeyse kendi nefsindendir

Kur’an-ı Kerim, Nisa Suresi,79. Ayet

Kim hayra ve barışa yönelik bir iş yaparsa kendi lehinedir. Kötülük yapan da kendi aleyhine yapmış olur. Sonunda Rabbinize döndürülürsünüz.

Kur’an-ı Kerim, Casiye Suresi, 15. Ayet

Hayır ve Şerr, fayda ve zarar, ve bunlardan üreyen günahları, zulümleri, küfrü ve benzeri şeyleri Tanrı’ya isnat etmek KAZA VE KADER Tanrı’nın ürünüdür demek, Yezit ve Muaviye’nin islam anlayışıdır. Şöyleki; Emeviler, Ehl-i Beyt’e ve İmam Hasan ve Hüseyin’e ve 12 İmam’lara yapılanlardan kendilerini kurtarmak ve masum göstermek için, kaza ve kader anlayışını ortaya attılar.

Sünni-islam anlayışına göre:

“…Fayda ve zarar, hayır ve şerr, Tanrı’nın kaza ve kaderi ile olup, rızası ile değildir. Çünkü Hz. Adem ile şeytan; su ile ateş; cehennem ile cennet; dirilmek ile ölüm; saglık ile hastalık;iman ile küfr, itaat ile itaatkarsızlık;sevgi ve düşmanlık; Hz Muhammed ile Ebu cehil, kafir ile müslüman… hep Tanrı’nın yaratmasıyla meydana gelmiştir. Tanrı bunların hepsini kaza ve kadere bağlamıştır….”

Degerli Canlar…

“…Şerr ile isyan, küfr ile fısk Allah’ın kaza ve kaderi iledir, ama rızası ile değildir” demek hem imkansız hem boşunadır..

Çünkü;

“… bir hakim hüküm verdiği zaman, onun bu hükmünde rızası olmaz mı hiç? Aksi halde Tanrı’ya acizlik, ikiyüzlülük ve başarısızlık isnadı yapılmış olur. Halbu ki Yüce Allah’ın zatı böyle sıfatlardan, niteliklerden temiz ve münezzehtir. Böyle düşünenler küfre ve yalana batmış, olduklarından dolayı,

Kafirin küfrünü ve şerrini, KAZA VE KADERE bağlayıp, kabahatlerini örtmek için böyle düşünceleri edinmişlerdir.

Hatta ” bunları bize yaptıran Allahtır. Allah istemeseydi dal bile kıldamazdı.” diyerek yaptıkları kötülükleri Allah’a isnat etmişlerdir.

Sünni Ekol kaza ve kaderi aşagıdaki ayetlere dayandırır.

Zümer suresine“… Tanrı herşeyi yaratandır, herşey O’nun Yanında muhafaza edilmiştir.” Zümer Suresi ayet 62.

“…. Tanrı kimi dilerse sApıklığa, kimi dilerse hidayete sevk eder... Nahl Suresi 93″

“… Tanrı Kimi dilerse onu doğru yola iletir. Bakara 142. ayet”

“… Tanrı, onların hem kalpleri hem de kulakları üstüne mühür başmış, gözlerinin üzerine bir de perde çekmiştir. Bakara 7.”

Öncelikle Degerli Canlar;

Zümer suresi’in orijinalinde geçen,  “KÜL KÜLLİN MİNİNDİLLAHİ” ayetinin zahirine bakıldığında; Herşeyin yapıcısı ve yaratıcısının Tanrı olması gerekir. Oysa bu düşünce yani hayır ve şerrin Allah’tan gelmesi şeytanın gidişatıdır. Buradaki “KÜLL” SÖZCÜĞÜNÜN “BAZI” anlamı taşıdığının bilinmesinde yarar vardır.

Nitekim, benzer şekilde Hz. İbrahim (as.) in öyküsünde, Bakara suresinin 260. ayetinde “KÜLL” SÖZCÜĞÜ “BAZI ” ANLAMI taşımaktadır. Yine Neml suresinin 23. ayetinde belkıs olayında “KÜLL” SÖZCÜĞÜ yine bazı anlamı taşıdığı kolaylıkla görülür.

“…. Tanrı kimi dilerse sapıklığa, kimi dilerse hidayete sevk eder… Nahl Suresi 93″[/b]

Ayeti ise; zahir anlamın aksine, burada geçen “HİDAYET” sözcüğünün iki anlamı vardır:

Birincisi; irşat ve beyan, diyeri ise lütuf ve ihsan ” bağış” anlamına gelir. Her ikisi de bütün insanlar için, gerek mümin =iman eden, gerekse kafir “inanmayan” hakkında çoğul anlamını taşır.

Yüce Tanrı müminlere bağışladığı lütfu, irşadı, peygamberler göndermesi, kudret ve imkan vermesi,akıl ve buna benzer şeyleri kafirlere de bağışlamıştır. Böyle olmasaydı. o zaman, kafirler Tanrı’ya:

“..Ey Tanrı’! Sen bizim göz ve kulaklarımızı mühürleyip hakkı “gerçeği” görmek ve işitmek kuvvet ve kudretini vermedin” dediklerinde Tanrı’nın kafirlere karşı sorumlu olması gerekirdi.

Halbu ki Tanrı, Nisa suresi ayet 165 te“… Ta ki Peygamberlerden sonra insanların Tanrı’ya karşı bahaneleri olmasın…” Yani; peygamberleri, insanların bana karşı bahaneleri olmaması için gönderdim. Çünkü kullarıma delil ve burhan getirmek benim Tanrısal hakkımdır. …

Bu nedenle buradaki hidayetten maksat, Tanrı’nın lütfu’nun çokluğudur. “Hidayet’i İlahi” , Tanrı’nın lütuf anlamını taşımaz olsaydı, Allah’a imanı olmayanları imana çağırmak beyhude olurdu…

“…. Tanrı kimi dilerse sapıklığa, kimi dilerse hidayete sevk eder… Nahl Suresi 93”

Kur’anın orijinalinde gecen “delalet” sözcüğünün asıl anlamı, yukarıda verildiği gibi… helak “sapıklık” olarak kullanılır… Ama “delalet” sözcüğü, Yüce Tanrı’ya isnat edildigi zaman HELAK “ÖLÜM” VE AZAP “İŞKENCE” anlamını taşır…

Benzer şekilde… “..Tanrı, zalimleri delalete uğratır.. İbrahim suresi 27”

Burada geçen Tanrı’nın delalete uğratması, yani zalimlere işkence verilmesi demek olur. Zalim olduklarından dolayı….

Kötülük Tanrı’dan değil yani onun dışındadır. Yine aşağıdaki ayetleri ibretle izleyelim:

“… And olsun ki şeytan içinizden birçok halkı saptırmıştı.. Yasin , 62″

yani şeytan , sizin aranızdan pek çoğunu doğru yoldan ayırmıştır.

Yine benzer şekilde… “.. Firavun, milletini saptırdı, doğru yola iletmedi. Taha suresi 79″

Yüce Tanrı kullarını saptırıp yoldan çıkartsaydı, bu isnadı kendisinden başkalarına isnad etmezdi.

Bu nedenle yukarıdaki ayetlere kimi sünni ekollerin getirdiği anlamlar KÜFRDÜR ALLAH’A ŞİRK KOŞMAKTIR.

Ebu Hanife ( Numan) , İmam-ı Cafer-i Sadık hazretlerine sordu:

– Allahü teâlâ, insanların istekli işlerini, onların arzusuna bırakmış mıdır?

– Allahü teâlâ, rübubiyetini, [yaratmayı] kullara bırakmaz.

İnsana, işleri zor ile mi yaptırıyor?

– Allahü teâlâ adildir, zorla günah işletip, sonra da cehenneme sokmak, adaletine yakışmaz.

O hâlde, insanların, istekli hareketini kim yapıyor?

İşleri ne insanların arzusuna bırakmış, ne de kimseyi, o işleri yapmaya mecbur bırakmıştır. İkisi arası olagelmektedir. Yaratmayı kullarına bırakmadığı gibi, zor ile de yaptırmaz.

İnsanın işlerini Allahü teâlânın ezelde takdir etmesi demek, insanın neleri irade edeceğini bilmesi ve dilemesi demektir. Bunları Levh-i mahfuz’da yazmıştır. Böyle olduğu için, kulun mecbur olması gerekmez.

Örneğin bugünki bilim ve ilim sayesinde Takvimlere, bir sene içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı, hesaplanarak yazılmıştır. Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Güneş, takvime öyle yazıldı diye bilinen saatlerde doğup batmaz. Takvime yazılması, güneşin doğmasına ve batmasına tesir etmez.

İşte Allahü teâlânın da, ezelî ilmi ile, kulların kendi istekleri ile günah veya sevap işleyeceklerini bilmesi, kulların işlerine cebri bir müdahale değildir.

Bir kimse, birisinin bir günde yapacağı şeyleri bilse ve bunları yapmasını irade etse ve hepsini bir kağıda yazsa, bunları yapacak olan kimse, o kimsenin mecburu olmaz.

( Yezit veya Muaviye gibi,

Yapacaklarımı biliyordun ve yapılmasını istedin ve kağıda yazdın. O hâlde, bunları sen yaptın) da diyemez. Çünkü bunları kendi iradesi ile ve kendisi yapmıştır. O kimsenin bildiği ve dilediği ve yazdığı için yapmamıştır.

Allahü teâlânın ezelde bilmesi ve dilemesi ve levh-i mahfuza yazması da, insanları mecbur etmek olmaz. Evet ezelde, levh-i mahfuza yazmıştır. Kulun yapacağını bildiği için, yapılmasını irade etmiştir.

Allahü teâlânın ezeldeki bilgisi, kulun kendi iradesi ile yapacağı işe bağlıdır. Kulun işi de, Allahü teâlânın bu ilmi ve iradesi ile ve yaratması ile meydana gelmektedir. Kul, iradesini kullanmazsa, Allahü teâlâ, kulun iradesini kullanmayacağını ezelde bilir ve bildiği için irade etmez ve yaratmaz.

İnsanların iradesi olmasaydı da, insanların işleri yalnız Allahü teâlânın iradesi ile yaratılsaydı, insanlar mecburdur denilirdi. sorumlu tutulmazdı

EBU HANİFE , İMAM CAFERİ SADIKA SORDU

Allah, dilediğini saptırır, hakka yöneleni de doğru yola eriştirir.) [Rad 27]

(Allah, iman edenleri dünya ve ahirette sapasağlam tutar, zâlimleri ise saptırır.) [İbrahim 27]

(Elbette zâlimler iflâh olmaz.)
[Kasas 37]

iflah olmayanlar yani kurtuluşa ermeyenler, zâlimler, hainler ve bunun gibi kötü kimselerdir. Allahü teâlâ, iyiliği ve kötülüğü, insanların irâde etmesi, dilemesi ile yaratır. İyilik edene de, kötülük edene de mani olmaz. Onlara iyilik ve kötülük etme gücünü ve seçimini veren de Allahü teâlâdır.

Allahü teâlâ, dilerse, bir kimseyi layık olmadığı halde, hidâyete kavuşturabilir. İyi kimseyi ise asla sapık lıkta bırakmaz.

Zalim, hain bir kimse ise, İlahi Adaletin ve Alah’ın Nizam ve kurallarının dışına çıktığı için kendi seçimiyle sapıklığa düşer.


Sevap ve günah işlemek, insanların irade-i cüziyesine bağlı kılınmıştır ki, buna kesb denir. Kesb kuldan, yaratmak Allah’tandır. Allahü teâlâ, insanlara zorla günah işletmez. Haşa zorla günah işletse, yarın

Niye günah işledin?” diye sorar mı hiç?

Diyelim ki, önümüzde iki tren yolu var. Garda da şunlar yazılıdır: (Sağ yoldaki trene binen, sonsuz mutluluk diyarı olan cennete gider.

Sol yoldaki tren ise sonsuz azap diyarı olan cehenneme gider.)

seçim Kullara aittir.

(İnsan, önceden ne hazırladığını görecektir.) [Tekvir 14]

(Zerre kadar iyilik ve kötülük yapan, karşılığını görecektir.) [Zilzal 7,8]

(Kıyamet günü adalet terazileri kurarız. Hiç kimse haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar iyilik eden, karşılığına kavuşur.) [Enbiyâ, 47]

Sünni tarikatleri o kadar ileri gitmiştir ki yaptıkları sapıklıkları ve küfrü direkt Allah’a yüklemiş ve sorumlu tutmuşlardır…

örneğin,

Cebriye [mürciye] denilen fırka (Bize imanı veren de ibadet ettiren de Allahtır. Allah her işi zorla yaptırır. İnsan kaderine mahkumdur. Hiç kimse, işlediği günahtan mesul değildir) ) diyerek şu âyetleri delil olarak gösteriyor:

(Allah, dilediğini hidayete kavuşturur, dilediğini dalalette bırakır.)
[İbrahim 4]

(Eğer rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi iman ederdi. O halde inanmaları için insanları zorlayacak mısın? Allahın izni olmadıkça, hiç kimse, iman edemez.) [Yunus-99,100]

(Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allahtır.) [Saffat 96]

işte Bu yezit zihniyeti Kader anlayışıdır..

Cebriyye fırkası, İnsan istese de, istemese de her hareketini, her işini Allah yaratır. İnsanın her işi, ağaç yapraklarının rüzgardan sallanması gibidir. Her şeyi Allah zorla yaptırıyor.) dediler. Böyle söylemek küfürdür. Elin titremesi başkadır. İsteyerek oynatması başkadır. Kur’an-ı kerimde buyuruldu ki: (İsteyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. İnkârcılara cehennem ateşini hazırladık.) [Kehf 29]

Allah zorla inandırırsa niye isteyen iman etsin, dileyen inkâr etsin diyecek ki? Demek ki Allah, insana bir irade verdi. İnanmak da inkâr etmek de insanın elindedir. Eğer Allah zorla küfre soksa veya zorla günah işletse, hâşâ zulmetmiş olmaz mı? Yarın ahirette kâfir, Allaha, “Hidayete kavuşturan sendin, dalalette, küfürde bırakan da sendin. Bana iman ettirmedin, beni dalalette bıraktın ben de küfür işledim, şimdi beni kendi yaptığın işten dolayı sorguya mı çekiyorsun?” demez mi? Allahü teâlâ hiç adaletsiz iş yapar mı? İnsanlara zulmeder mi? Kur’an-ı kerimde buyuruldu ki:

(Allahü teâlâ, onlara zulmetmez. Onlar, kendilerine zulmediyorlar.) [Nahl 33]

Bir cebriyeci kendisine haksız saldırana kızar, ensesine bir tokat vursan, “ne yapıyorsun” der, ona “Kader böyle, bunları yapan Allahtır desen, sana hak verir mi? Cebriyeciler, (Kâfirler mâzurdur. Çünkü, işleri yapan Allahtır. Bunlar, mecburdur) diyorlar. Bu sözleri küfürdür. Kur’anı kerimde buyuruluyor ki:

(Onları hesap mahallinde durdurun! Hesap olunacaklardır.) [Saffat 24]

(Rabbin hakkı için, onların hepsini yaptıklarından dolayı sorguya çekeceğiz.) [Hicr 92, 93]

(Zerre kadar hayır ve şer işleyen, karşılığını görür.) [Zilzal 7,8]

(Kişi önceden ne hazırladığını, ne getirdiğini görecektir.) [Tekvir 14]

Bize herşeyi Allah yaptırıyor. Bizim hiçbir gücümüz yok ve biz hiçiz“

yukarıdaki sözleri söyleyen

sünni islam inancı yaptıkları kötülük ve fenalıkları Allah’a yüklemeye kendilerini temize çıkarmaya çabalayan yezit ve muaviye islamıdır..

şerrin Allahtan geldiğine iman islamın ve Kur’anın değil, yezit ve mueviye dinin inancıdır amentusudur..

Sünni inancın takındığı kaderci tutum ve savunduğu mistik anlayışla sadece İslam’daki “cüz-i irade“ kavramını yok saymakla kalmıyor, aynı zamanda güçlü bir “imtihan” felsefesini de tarumar ediyor… cennet-cehennem mahşer inancını yerle bir edeyor.. çünkü fenalığın yapıcısı Allah gösteriliyor.. insanlar ise, ipleri Allah’ın elinde kuklalar .. yani seneryoyu allah yazıyor, biz artisler oynuyoruz.. öyle ise, ne gerek mahşere soruguya..

sen yazdın ben oynadım demez miyim..

oysa gerçekler hiçde onların anlattığı gibi değil..

Hıristiyan inancından farklı olarak, İslam teolojisinde muazzam bir “imtihan” müessesi vardır. Bu müessese insanoğlunun “irade sahibi” bir mahluk olduğunun ve kendi cüz-i iradesi çerçevesinde yapacağı tercihler konusunda özgür bırakıldığının işaretidir.

Allah Kur-an’da, O‘na yardımcı olduğumuz takdirde yardımını bulabileceğimizi açık bir dille ilan eder;

“….Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır….” (47:7— Muhammed Suresi Ayet 7)

Yine bu irade sayesindedir ki; başımıza gelen bütün güzellikler O’nun lütuf ve rahmetinin tezahürüdür; bütün kötülükler ise, kendi irademizle yaptığımız tercihlerin acı sonucudur.

“…..Başınıza her ne musibet gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder…..” (42:30– Şuara Suresi Ayet 30)

Gerçek apaçık ortadayken, yezidin müritleri şerri Allah’a atfeder, günahlarından ve fenahlıklarından Allahı sorumlu tutarlar, Tüm bunların sebebi Yezidin İmam Hüseyin’ii şehit etmesiyle ortaya çıktı

yezidi aklamya çabalayan emevi alimleri Şerrin allah’tan geldiği yalanını ve iftirası ortaya attılar..

Yüce Allah bizleri Kur’an ve Kur’anın gerçek yorumcuları, hz. Muhammed Mustafa’nın temiz soyu Evlad-ı Resul seyid dede Pir ve ve mürşitlerimizden ayırmasın

Şer yada Kötülük Allah’tan mı gelir? sorusuna gerek Kur2ani gereekse Alevi teolojisindeki yeri üzerinde kanıtlarla duruldu. Bugün size bundan 2500 yıl önce Platon’un şer ve Yaratıcı arasındaki bağıntıyı sorgulayan bir bölüm aktarmak istiyorum:

”Doğru olan Tanrı’yı göstermektir.”

‘Evet doğru.”

O halde Tanrı gerçekte iyidir ve öyle gösterilmelidir. doğru mu ? ”

‘Şüphesiz.”

Peki, iyi olmayan bir varlık zararlıdır! Öyle mi ? ”

‘Sanırım öyle”

Ve zararlı olmayan bir varlık zarar vermez, doğru mu?”

‘Evet doğru”

Peki zarar vermeyen şeyden kötülük gelmez değil mi? ”

‘Hayır, gelmez”

Ve kötülük getirmeyen şey kötülüğün nedeni de olamaz. Doğru mu ? ”

‘Nasıl olsun?”

Peki, iyi olan şey aynı zamanda yararlı mıdır ?”

‘Evet”

”Peki mutluluğunda nedeni midir ? ”

‘Evet”

”O halde iyi olan şey, herşeyin nedeni değildir; yalnızca iyilik getirir, kötülüğün kabahati ona yüklenemez!”

Binlerce yıl önce yapılan bu diyalogta akıl ve mantık ön plandadır. Ki o halde iken Yunan Tanrıları mitolojiye dayandığı halde , onlara sevgiyi ve adaleti temsil ettirmeye çalışmışlardır. Ki bunda kusur yoktur,

 çünkü adaleti aramak ve korumak Peygamberimizin buyurduğu gibi 70 yıllık ibaedete bedeldir

Gelin görün ki 21. Yüzyılda marifet devrinde Emevici anlayışta olan ve bu zihniyetle kirlenmiş milyonlarca insan Sünni Kader inancı gereği Yüce Allah’a, Kur’an-ı Azimüşan’ın açık ayetlerine rağmen başarısızlık, hata, zulüm, küfür ve acizlik gibi eylemleri isnat etmektedirler..

Kur’an-ı Kerim ;

‘KALPLERİNDE OLMAYANI DİLLERİ İLE SÖYLÜYORLAR” 

buyurmuştur.

1-Platon’un ”DEVLET” s. 197

DERLEYEN: Serkan HORUZ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.