TEVVELAH VE TEBERRA NE DEMEKTİR?

Tevella; Kelime anlamı olarak: Dostluk kurma, dost olma anlamına gelir. Alevi Bektaşi islam anlayışında ise: Hz. Muhammed Mustafa’nın ailesini ve ailesinin soyundan gelenleri sevme olarak kabul edilir.

Teberra/Teberru: uzak durma anlamına gelir. Alevi Bektaşi inancında ise; Hz. Muhammed’in ailesi ve ailesinin soyundan gelenleri sevmeyenleri sevmemek, düşman olanlara düşman olmaktır.

Tarihsel süreç içerisinde Tevella Teberra’nın anlamı daha önemli hale gelmiş, Tevella Teberra iyiden, güzelden, haktan, haklıdan yana olmak; zalime, sömürücüye, haksıza, riyakara da karşı olmak şeklinde algılanarak, Bu bağlamda bir duruşu, tavrı sembolize etmektedir. Ehlibeytin şahsında bir bütün halinde doğrulardan taraf olma, haksıza karşı olma Tebberra ve Teberra’nın Alevi Bektaşi Teolojisindeki zaman içerisindeki anlamlandırılışı olmuştur.

İslam tarihi incelendiğinde Alevi Bektaşiler; Ebubekir, Ömer,Osman, Ayşe Muaviye, Yezit vb. Birçok kimsenin Hz. Muhammede ve soyuna düşmanlık ettiği, Ehli Beyt’in canlarına kast ettikleri için bu kimselerden uzak durur, isimlerini ağızlarına almaz, çocuklarına isimlerini vermez hatta bu isimleri taşıyanları cemlerine dahi almazlar.

PEKİ BU KİMSELER KİMLERDİR? NE YAPMIŞLARDIR? Alevi Bektaşiler bu kimselerin isimlerini dahi ağızlarına almazlar? Bunun nedeni nedir?

EL-CEVAP:

Alevî-Bektaşi ‘ler; Soyundan, kanından geldikleri Hz. Muhammed’e ve nesli Ehl-i Beyt’e bağlıdır. Bu sevgi ve bağlılık öyle büyüktür ki; Hz. Muhammed ve soyu 12 Imamlardan gelmeyen/Seyyid-Serif olmayan kimseye tabi dahi olmazlar. Yolundan gitmezler. ( Bütün Dedeler, Pirler. Hz. Muhammed’in. 12 İmam’ların soyundan gelir. Bu soydan gelmeyen dedelik, pirlik yapamaz. Lakin Bektas-i Erkaninda Babalık yapabilir. Buna Karsin DEDEBABA’larda SEYİD neslidir. Hz. Muhammed’in soyundan gelir idi)

Alevî-Bektaşiler; Hayatı Hz. Muhammed’e düşmanlıkla geçmiş, Hz. Muhammed’in soyunu katletmiş, karşı çıkmış, haksızlık yapmış/üzmüş kişilerden uzak durur. Bu kimselerin isimlerini dahi Çocuklarına isim olarak seçmez. Bu durum Hz. Muhammed ve soyuna olan derin sevginin tecellesidir.

HAKKIN SELAMI HZ. MUHAMMED’E VE O’NUN SOYU 12 İMAMLAR VE SOYU ÜSTÜNE OLSUN….

Hz. MUHAMMED VE SOYU EHL-İ BEYT’İN DÜŞMANLARI

MERVAN: Mervan’ın (veya babasının), vahiy katibi iken Al-i İmran suresini Al-i Mervan diye kaydetmesi ve bundan dolayı sürgüne yollanması.

EMEVILER KİMLER TANIYALIM:

I. Muaviye bin Ebu Süfyan 661 – 680
I. Yezid bin Muaviye 680 – 683
II. Muaviye bin Yezid 683 – 684
I. Mervan bin el-Ḥakem 684 – 685 Osman bin Affan’ın kuzeni, Hakem bin Ebi’l As’ın oğlu
Abdülmelik bin Mervan 685 – 705
I. Velid bin Abdülmelik 705 – 715
Süleyman bin Abdülmelik 715 – 718
Ömer bin Abdülaziz 717 – 720
II. Yezid bin Abdülmelik 720 – 724
Hişam bin Abdülmelik 724 – 743
II. Velid bin II. Yezid 743 – 744
III. Yezid bin Velid 744
İbrahim bin Velid 744
II. Mervan 744 – 750

1- Emevi soyundan olan Mervan, anasından doğduğu zaman Hazreti Peygamber’e getirip göstermişler. Hz. Muhammed, bunun suratını görünce derhal; “Yüzünden melanet akıyor” demiş. Bunun büyüdüğü zaman, İslam dünyasına ne kadar büyük fenalıkları dokunacağını yüzünün hatlarından okuyarak daha o zaman herkese tanıtmıştır. Gerçekten de Muaviye ve Mervan, İslamiyet’in başına bela olmuşlardır…

2-Mervan’ın (veya babasının), vahiy katibi iken Al-i İmran suresini Al-i Mervan diye kaydetmesi ve bundan dolayı sürgüne yollanması.

Diğer bir rivayet şöyledir:

Muhammet, vahyolan Kuran’ı yazdıragelmekte iken bir gün “Cenin halindeki çocuklara, Cenab-ı Hakk’ın ana rahminde ne güzel çehre ve şekil verdiği” hakkındaki vahyi kaleme alan katip, büyük bir hayretle, “Fetebarekallah-ü ahsen-ül’halikın” demiş. Peygamber de, “Evet. Alt tarafına bu cümleyi kaydet.” deyince, katip kendisine de Tanrısal ilham geldiğini sanıp herkese karşı gururla, “Cebrail, bana da vahiy getirmeye başladı.” diye övünmeye başladı. Bu da onun katiplikten atılmasını, sürgüne yollanmasını doğurmuştu.

3- Ebu Süfyan’ın karısı ve Muaviye’nin anası Hind’in, Uhut Cengi’nde Hazreti Hamza’yı şehit ettirmesi ve diğer şehitlerin kulaklarını kesip ipe dizmesi ve boynuna süs diye asması. Bundan başka, Hamza’nın bağrını yarıp ciğerini çıkararak çiğ çiğ yemesi, bu yüzden, Akilet-ül-ekbad (ciğer yiyici) diye İslamlar arasında uğursuz bir unvan kazanması.

4-Emevi soyunun önderi Ebu Süfyan’ın, Hazreti Muhammet’e büyük düşman olması, Uhut Cengi’nde attığı taşla onun iki dişini kırması ve çukura düşürmesi.

5- Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye’nin, Hz. Ali’ye büyük düşman (aduy-i ekber) olması. Kendisini, Peygamberin izinden giden ve onun sünnetini ihya eden Sünni Müslüman diye iddia etmesi… Bu kurnazlığı ile yepyeni bir Sünni adı icat ederek Müslümanların arasına atması. Hatta, Hz. Ali ve Ali’nin izinden gidenlerin de yoldan çıkmış kafirler olduklarını söyleyerek, hakimiyeti altındaki halkı kandırması, yoldan çıkarması…

6-Muaviye’nin oğlu Yezid’in de, Peygamber soyuna bu düşmanlığı en azgın biçimde sürdürerek Kerbela Faciası’nı yaratması… Gönderdiği ordularla, hasta yatan İmam Zeynelabidin’den başka, Al-i Resul’ün küçük, büyük bütün erkeklerini kestirerek peygamber soyunu dünya yüzünden kaldırmaya yeltenmesi.

7- Emevi soyu ve onları destekleyen zengin Araplar; Hz. Muhammet’e etmediklerini bırakmadılar. Ona “deli, şair, deli şair, kahin, büyücü” gibi adlar taktılar. (Kuran, bu durumu anlatıyor…) Peygambere bu suçlamayı yapanlar kılıç korkusuyla Müslüman olduktan sonra en yaman Müslüman geçinmeye başladılar. Peygamber soyunun başına çorap ördüler.

8- Peygamber hasta iken, kendisinin vefatından sonra Müslümanların ayrılığa ve yanlışa düşmemeleri için, Hz. Ali’nin kendi vasisi olduğunu belgelemek için kalem kağıt istedi. Bu sırada, Emevi reislerinin tahrikine kapılan Ömer, Peygamberin bu isteğini reddederek; “Muhammet, ölüm halindedir, yazacağı vesikanın hükmü yoktur, Allah’ın kitabı olan Kuran bize kafidir.” diye karşı çıktı. Peygamber, bundan üzüntü duyarak hepsini huzurundan kovdu.

9- Hz. Muhammet, son zamanlarda teşkil ettiği bir ordunun kumandanlığını, Usame’ye vermiş, Ali’den başka herkesin bu orduda bulunmasını buyurmuştu.

Buna, “Bir kölenin oğlu kumandan olamaz” diye itiraz edenler oldu ve bu itiraz edenler, Usame’nin emri altına girmemek için direndiler. Muhaliflerin içinde Ebubekir, Ömer, Osman da vardı. Bunlar da orduya katılmadılar. Pek sevdikleri İslam peygamberinin emrini tutmadılar.

10-Ebubekir, halife olunca, peygamberin kızı Fatımatüzzehra’nın hakkı olan Fedek hurmalığını elinden aldı. Burasını, Hz. Muhammet, daha hayattayken, kendi hakkı olarak Fatıma’ya vermişti. Ebubekir, Hz. Peygamber’in emri ve uygulamasını dikkate almayarak Fedek’i Beytülmal’e (Hazine) devretti. Zaten babasının matemiyle yaralı olan bu kadını, Ebubekir çok ağlatmıştı.

Ömer, halife olunca, Ali’yi memnun etmek maksadıyla Ebubekir’in zaptettiği bağı Fatıma evladına vermek istemişse de, Ali, “Fatıma’nın ölümünden sonra neye yarar” diyerek Ömer’in bu teklifini reddetmişti.

11- Osman, “Sıle-i rahm” bahanesiyle, bütün akrabalarını, yani Emevi soyundan olanları; yeterliliği olsun olmasın, memuriyet verip işbaşına geçirdi. Yine akrabası olup hilekarlığı yüzünden peygamber tarafından sürgüne yollanan Mervan’ı sürgünden getirterek kendisine beşvezir yaptı, bütün Müslümanların kaderini bu alçak, hileci ve uğursuz adamın eline teslim etti. Başa geçme hırsına Osman’ı alet eden Mervan’ın tavırları, sonunda isyana neden oldu. Evi kuşatılan Osman, akrabası Şam Valisi Muaviye’den yardım istedi. Muaviye, yardıma gelmedi. Osman ise, Ebubekir’in oğlu Abdullah’ın aralarında bulunduğu isyancılar tarafından, damdan girilerek öldürüldü. Hz. Ali, isyana karşı olduğu için oğulları Hasan ve Hüseyin’i, Osman’ı korumak için göndermişti. Bunlar, yaralanmalarına karşın isyancılara direndiler ve onları kapıdan sokmadılar. Bu ölüm yüzünden de pek büyük nifaklar doğup İslam dünyasının her tarafında sorunlar başladı. Suç da Hz. Ali’ye yıkıldı.

12- Osman’ın kanlı gömleğiyle, karısı Naile’nin kesik parmaklarını ele geçiren Muaviye’nin, bunlardan yararlanarak yoğun entrikalar çevirmesi ve pek çok Müslüman’ın kanının dökülmesine neden olması… Halifeliği, saltanata çevirip halife adı altında padişahlık yapması…

13- Yine, Muaviye’nin, Sıffın Harbi’nde, Asoğlu Amr’ın teşvikiyle, Kuran-ı Kerim’leri mızraklara taktırarak yenilgiden kurtulmaya çalışması, Kelamullah’ı kendi çıkarına alet etmesi.

14- Muaviye’nin, Şamlılara verdiği bir emirle camilerde Ali’ye lanet ettirmesi, sövdürmesi. Bunu bir devlet görevi haline getirtmesi. Karşı çıkan gerçek müminleri katlettirmesi…

15- Muaviye’nin, sağlığında oğlu Yezid’i halef göstermesi, Müslümanları, zorla oğluna biat ettirmesi.

16- Yine Muaviye’nin, İmam Hasan’ı (kendisinden sonra halife olması şartıyla) barışa zorlayıp hilafeti kendine terk ettirmesi ve sonra onu zehirleterek ortadan kaldırması… İmam Hasan’ın vefatını duyunca da, Şam halkına matem emri vermesi, şehri siyah bayraklarla donatarak riyakarane gösteriler yapması.

17- Ebubekir’in, Peygamberin vefatını işitince, aslı olup olmadığını gözüyle görmek için matem mahalline gelmesi, naaşın üzerinde örtülü olan maşlağı kaldırarak, “Ölümün de, diriliğin gibi güzel!” diye peygamberin soğumuş alnına bir buse kondurduktan sonra hemen savuşup gitmesi, arkadaşlarıyla birlikte “Beni Saide Sakıyfesi”nde hilafet işine çekidüzen vermeye uğraşması. Peygamberin cenazesi ortadayken kendini lider seçtirmesi…

18- Hz. Muhammet’in öldüğü haberi duyulunca, Ömer’in, hilafet konusunu halletmek için zaman kazanmaya çalışıp “Peygamber ölmedi. Öldü, diyeni öldürürüm” diye tehditler savurması. Aynı Ömer’in Uhut savaşında, peygamberin öldüğü söylentisini duyar duymaz Uhut dağının tepesine doğru kaçıp gitmesi. Böylece siyasi davranması…

19- Ömer’in, peygamberin vefatından sonra sokaklarda elinde kılıcı ile dolaşarak halkı tehdit etmesi ve Ebubekir’le birleşerek onun halifeliğini gerçekleştirmesi. Alevilerce; bu seçimde, Gadiru Hum’da bütün Müslümanlara mevla ilan edilen Hz. Ali’nin dikkate alınmayışı, peygamber emrinin bir başka çiğneniş örneği sayılır.

20- Ebubekir, Ömer ve Osman’dan hiçbirinin matem yerine gelmemeleri ve Peygamberin cenazesi ile meşgul olmak gibi önemli görevlerini yapmamaları… Halifelik işini, peygambere hizmetten üstün tutmaları…

21- Ebubekir, Ömer ve Osman’ın hilafet ve biat işini keyiflerine göre halletmeleri. Peygamberin, gasil, teçhiz, teklif ve defni ile meşgul olan Ali, vazifesini bitirdikten sonra evine çekilmiş, ertesi gün kendi sahabeleri ile birlikte mescide gelmişti. Kapıdan girerken, “Siz, kendi kendinize halife mi seçtiniz?” diye sorması üzerine, Ömer, “Ne zannettin ya! Sen bizi aradan çıkarmış mı idin?” diye kinayeli bir cevap vermişti. Bu yüzden aralarında münakaşa çıkmıştı.

Orada hazır bulunan Selman’ın da, “Bu işin böyle olacağını, ben vaktiyle Peygamberin ağzından kulaklarımla işitmiş idim.” demesi üzerine, Ömer buna kızarak Selman’ın üzerine yürümüştü. Ali, derhal Ömer’in yakasına yapışmış, onu silkelemiş; Ömer’in kılıcı bir yana, başlığı bir yana uçmuş, Selman da saldırıdan kurtulmuştu. Bu da, Ömer’i, Ali’ye düşman etmişti.

22- Emeviler ve Mervaniler, etrafa saldırttıkları sömürgeci ordularına, İran ve Türkistan’ı baştan başa yıktırıp harap ettirmişler, milyonlarca masum insan kanını döktürmüşlerdi (bölümüne bak). Kanları dökülen zavallı halkın bütün servetini, deve katarlarıyla Şam’daki saraylarına naklettirmişler, dünyada misli görülmeyen bir haşmet, debdebe ve sefahat alemi yaratmışlardı.

Öyle bir debdebe ve haşmet ki, Mısır Valisi Asoğlu Amr, Şam’a gönderdiği bir heyete, Muaviye’nin huzuruna girince, “Selam sana ey peygamberin halifesi!” hitabıyla selam vermelerini sıkı sıkı tembih etmişken, Şam saraylarının ziynet ve ihtişamından gözleri kamaşan bu gafillerin, “Selam sana ey peygamber!” diye hitap etmeleri, bunun sonucudur…

23- Muaviye’nin oğlu Yezit, 682 tarihinde Medine’de katliam yapmış, bütün ensar denilen, peygamber’in Medineli sahabelerini kılıçtan geçirterek ortadan kaldırmıştı.

Yezid’in emriyle Haccac, Kâbe’yi kuşatmış, halk direnince, mancınık kurarak attırdığı taşlarla şehri yıkmıştı. Bu arada Kâbe’yi de bombardıman etmiş, yıkmıştı. Şehri ele geçirince, üç gün Kâbe’nin içinde mütemadiyen adam kesmişti. Haccac, oradan Medine’ye gitmiş, Medine halkını da kamilen kılıçtan geçirmişti. Kapısı kapalı görülen bütün evler, içlerindeki eşya ile ve içerisindeki insanlarla yakılmıştı. Kuranlar parçalanmış, ayaklar altına atılmış, kadınların yaşmakları yüzlerinden, halhalları ayaklarından koparılmış, genç kızların ve kadınların ırzına geçilmişti.

24- Yezid’in oğlu küçük Muaviye, iyi kalpli bir insandı, babasına çekmemişti. 683 senesinde halife olunca, camide bir hutbe okuyarak, “Ey ahali, benim babam ve dedem, kendilerine Ehl-i Sünnet adı vererek, halifeliklerini iddia ettiler. Ali gibi, ilmi ve fazileti herkesce bilinen birinin hakkını elinden aldılar. İslamiyete en büyük hizmet eden Ali’dir. Ali, bütün iman taşıyanların başıdır. Din reisliği bizim hakkımız değil, Ali evladının hakkıdır. Ben, hilafeti sahibine bırakıyorum.” demiş ve hilafetten çekilmişti. Fakat o gece, onun annesiyle birleşen Mervan tarafından zehirlenerek öldürülmüş, Mervan halife olmuştu. Hain Mervan da, Muaviye’nin ve Yezid’in gidişine uyarak, camilerde, minberlerde Ali’ye ve evladına lanet okutmaya devam etmişti.

25- Gerek Ebubekir, gerekse Ömer ve Osman; Hz. Peygamber, Gadiru Hum denilen yerde, kendisi yerine Hz. Ali’yi bütün Müslümanlara veli bıraktığını söylediği halde, peygamberin bu emrine karşı gelmişler, kendi aralarından halife seçerek onu baş bilmişlerdir.

26- Hicret olayında, Hz. Peygamber, yatağına Hz. Ali’yi yatırıp, gizlice evinden çıkıp gitmiş; daha sonra Ebubekir eve gelmiş; Hz. Ali’den, peygamberin gittiği yeri öğrenip peşine düşmüştür. Peygamber; onu, yanı sıra mecburen götürmüş; saklandıkları mağaranın önüne Mekkeli müşrikler gelince, Ebubekir çok korkmuş; bunun üzerine peygamber, ona, korkmamasını söylemiştir. Ebubekir’in bu panik hali, “Gar Ayeti” ile Kuran’da saptanmıştır. (Bak: Tevbe Suresi, 40. ayet) Hz. Muhammet’in hayatını tehlikeye atan bu tavır da Aleviler tarafından hoş karşılanmamıştır.

27- Ebubekir, Ömer ve Osman; İslamiyet’in tebliğ aşamasında uğradığı saldırılarda, hep geri planda kalmaya özen gösterdiler. Yapılan savaşlarda onlar, kendilerini koruma amacını taşıdılar. Uhut’ta İslam ordusu bozguna uğrayınca, kaçanların arasında Ebubekir, Ömer ve Osman da vardı. Bunlar, peygamberi savaş alanında kaderiyle baş başa bırakıp kaçtılar. Kaçmakla da kalmadılar; bu savaştaki yenilginin suçunu peygambere atmaya varacak kadar dedikodulara malzeme sağlanmasına katkıda bulundular. Bunun üzerine, “Al-i İmran Suresi”nin 153, 154 ve 155. ayetleri indi. Bu ayetlerde, Uhut’tan kaçanlar açık açık kınanır.

Yine, “Enfal Suresi”nin 15. ve 16. ayetleri, “Düşmana asla arkanızı dönmeyin”, yani asla kaçmayın der. Bu Kuran buyrukları, haklarında olmadık methiyeler düzülen halifeler tarafından hiç dikkate alınmamıştır.

Kuran’ın “Tevbe Suresi”nin 44. 45. ayetleri, bu konuda daha nettir… Bırakınız, böyle savaş meydanlarından kaçmayı, savaşa gitmemek için şu veya bu bahaneyi yaratanların bile cehennemlik olduğu açık açık vurgulanır.

Bu üç halifenin savaştan kaçma olayı, Huneyn savaşında da tekrarlandı. İslam askeri bozulunca bu büyük halifeler canlarını kurtarabilmek için peygamberi yalnız bırakıp kaçtılar.

Bunlar, Hendek savaşında da Mekkelilerin karşısına çıkamadılar. Heyber seferi sırasında, komutanlık bunlara verildi. Fakat bunlar, kendilerini tehlikeye atıp da etkili hücumlar düzenleyemediler. Saldırdıklarında da, Heyber Yahudileri karşısında bozguna uğrayıp geri çekildiler. Yani düşmana arkalarını döndüler. Kaleyi almak Hz. Ali’ye nasip oldu.

Bu üç halifenin, savaş meydanına çıkıp çarpıştıklarına ait herhangi bir belge eski tarihlerin hiçbirinde yoktur.

28- Ebubekir, Kuran’a, sanki Kuran ismi iyi değilmiş gibi Mushaf diye yeni bir isim koydurmuştur. Halbuki, Kuran’ın ismi, Kuran’ın içinde geçmektedir…

29- Ebubekir, kendi halifeliğine karşı çıkanları, dünya saltanatı uğruna dinden dönmüş saydı. Onlar üzerine asker saldı ve Müslümanları acımasızca öldürttü. Bir taraftan dinden döndü diye İslamiyet ilkelerine aykırı davranıp Feca adlı birisini yaktırdı; diğer taraftan dinden dönen Kaysoğlu Eşas’a, kızkardeşini verdi. Bu evlilikten olan Cude isimli kadın da İmam Hasan’ı, zehirleyecektir…

30- Şarap içip Müslümanları kılıçtan geçiren, öldürdüğü Nüveyreoğlu Malik’in karısı aybaşılı olduğu halde, ona tecavüz eden Velidoğlu Halit’i kumandan yapan ve ona şeriat yasalarını asla uygulamayan da Ebubekir’dir…

31- Ömer; Müslüman olmadan önce, Müslümanlara şiddetli eziyetler etmiş; işkenceleri ile çok can yakmıştır.

32- Ömer; Ebubekir’i, Hz. Ali’nin halife tanımaması nedeniyle, bir gün yanına Mekke’nin ünlü zorbalarını da alıp Fatımatüzzehra’nın içeride olduğu sırada evi basmış, yakmaya kalkışmıştır. Bu kargaşada, bu çarpma sonucu, hamile olan Fatıma çocuğunu düşürmüştür.

33- Ömer, Hz. Muhammet tarafından Kuran’a ekleme yapmaya kalkıştıkları için Mekke’den sürülen Mervan’ın babası Hakem’e Bahreyn valiliğini verdi. Ömer’in bu tavrı, Alevilere göre, Peygamber emrinin açık açık çiğnenmesidir.

Ömer, aynı biçimde Peygamber tarafından kafir ilan edilip ölümüne karar verilen; ancak Osman’ın şiddetli itirazı ve yalvarması ile bağışlanan Osman’ın süt kardeşi Sadoğlu Abdullah’ı da Mısır valisi yaptı. Bu da, peygambere karşı açık bir tavır sayıldı…

34- Ebubekir ve Ömer; peygambere pek çok konuda itiraz etmişler; sürekli engel çıkarmışlardır. Bunun üzerine de, “Hucurat Suresi”nin 1. ve 2. ayetleri inmiş, bu tavırlar açık açık kınanmıştır…

35- Ömer, halife olduktan sonra, şiddet ve işkencesini sürdürmüş; önüne geleni kırbaçlamıştır. Hatta deli bir kadını bile öldürtmeye kalkışmış; Hz. Ali’nin itirazı ve açıklaması ile bundan vazgeçmiştir. Onun bu kural ve yasa tanımaz tavrına karşı Hz. Ali sürekli kendisini uyarmış, doğru yolu göstermiştir. Bu nedenle Ömer, “Ali olmasaydı, Ömer’in işi felaketti…” demek zorunda kalmıştır.

36- Alevilerin, Peygamberin hanımlarından Ayşe’yi sevmemelerinin nedenleri şunlardır:

A- Hazreti Muhammet, daha hayatta iken, Hz. Ali ile Ayşe arasında sorun doğmuştu.

1- Bir gün harp ganimetleri taksim edilirken, Hazreti Muhammet, zevcelerine de hisse ayırıyormuş. Ayşe “İki hisse isterim” demiş. Muhammet, Ayşe’ye hakkına razı olmasını ihtar etmiş. Fakat o, iki hisse almak hususunda ısrar etmiş.. Ali’nin buna canı sıkılarak, “Ciddiyetini takın, itiraz edip durma, hakkına razı ol” şeklinde müdahalesi, Ayşe’yi kızdırmış, tartışma olmuş. Hazreti Muhammet, Ayşe’nin bu hareketini beğenmeyerek Ali’ye demiş ki:

“Ya Ali, dünya kurulalıberi, hiç görülmemiş bir işi sana havale ediyorum. Ayşe’nin emr-i talakını (boşanmasını) senin yetkine bırakıyorum. Senin onu boşamaklığın, benim boşamaklığım olsun.”

2- Ayşe’nin, Ali’yle diğer bir kırgınlığı da İfik olayıdır. Bu olay çıktığı zaman, Hazreti Peygamber uzunca bir müddet Ayşe’ye darılmıştı. Ayşe, Muhammet’in kendine küsmesini Ali’den bilmişti. Yani, Hazreti Peygamber’i, Ali’nin teşvik ettiğini sanmıştı.

Halbuki Ali’nin bu olayla ilgisi olmamıştır.

Olay şudur:

Beni Müstalik kabilesi üzerine yapılan bir saldırıda, Ayşe de peygamber’in yanındaydı. Gazadan dönülürken Medine’ye yakın bir yerde mola verilir.

Ordunun hareketine yakın bir sırada, Ayse aptes yenilemek için deve üzerindeki oturduğu sandıktan çıkar. Askerlerin gözleri önünden biraz uzaklaşmak ister. Aptes bozduğu yerde kıymetli gerdanlığını düşürür. Geri döndüğü zaman farkına varır. Gerdanlığını aramak maksadıyla, tekrar aptes mahalline gelir. O sırada da, orduya hareket emri verilir. Ayşe’nin devesini yeden hadim, Ayşe’yi sandığın içinde oturuyor sanarak, deveyi yedip ordu ile hareket eder.

Ayşe, gerdanlığını bulup geri dönerse de, ordunun gittiğini, devesinin yerinde yeller estiğini görür. Kırın başında yapayalnız kalakalır.

Her zaman ordunun arkasından giden ve geride kalmış olan neferleri yola sevk etmek vazifesini gören, Safvan isminde biri vardır. Bu sırada Safvan gelir. Ayşe’yi kendi devesi üzerine bindirerek ordunun arkasından yetiştirir. Bu hali kötülüğe çekenler olur. Derhal Peygambere gammazlarlar. Gammazlar arasında o vaktin meşhur şairlerinden Sabitoğlu Hasan da vardır.

Peygamber’in, Ayşe’nin bu hareketine çok canı sıkılır. Kalbinde Ayşe’ye karşı şüpheler uyanır. Yüzünde endişe ve teessür alametleri belirir.

Ayşe, Muhammet’in tavrındaki bu kırgınlığı sezince, Medine’ye vardıkları zaman doğruca babasının evine inmeye mecbur olur.

Babasının evinde uzun zaman gözyaşları döker. Anasıyla babası da, onunla birlikte haylice ağlar.

Hazreti Peygamber, uzun bir müddet Ayşe’ye küstükten sora, bir gün Ebubekir’in evine kadar gider. Ayşe’ye, “Eğer ismetinden şüphen yoksa, Allah’a yalvar da, bana ’vahiy’ ile senin doğruluğunu bildirsin” der. Bu sözler, gerek Ayşe’ye gerekse anasına, babasına çok dokunur. Epeyce kederlenirler. Teessürlerinden pek çok ağlayıp sızlarlar, adeta Ebubekir’in evi, bir matemhane olur.

Ayşe, Allah’a çok dualar eder. Nihayet Ayşe’nin duası kabul olur. Muhammet’e, Ayşe’nin beraati hakkında Cebrail vahiy getirir.

Muhammet, bizzat bu vahyi bildirmek üzere Ayşe’nin yanına varır. Konuşma sırasında Ayşe’ye “hamd ve şükür” tavsiyesinde bulunur.

Ayşe, derhal gürleyerek,

“La’a vallah! Ben Cenabı Hakk’tan başka kimseye hamdü şükretmem” diye mukabelede bulunur.

Yukarda ismi geçen şair Hasan’ın, Peygambere kötümser haber verdiğini bilen Safvan da, onun üzerine yürür ve şairi kılıcı ile yaralar.

3- Ayşe’nin, Hz. Ali’ye karşı kırgınlığının başlıca sebeplerinin biri de Hazreti Fatıma’dır.

Fatıma, küçük yaştan beri, babası Hazreti Muhammet’e bağlı idi. Onu fevkalade severdi. Peygamber de, “Fatıma benim parçamdır” diyerek onu, bütün evlatlarından üstün tutardı.

Peygamberin, Fatıma ve kocası Hz. Ali ile böyle ilgilenmesi, değişik yerlerde birçok kez “Benim Ehlibeytim Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin’dir” diyerek yalnız, Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i kendi Ehlibeyt’i sayması, hele Seddülebvab olayından sonra Mescid-i Resulullah’a açılan bütün odaların kapılarını kapattırması ve yalnız Hz. Ali’nin kapısını olduğu gibi bırakması, Ayşe’nin, Hz. Ali’ye karşı kıskançlığını tahrik etmekteydi…

Hicretin ikinci yılında Seddülebvab (kapıların kapanması) olayı olmuştu. Olay şu idi:

“Seddül-elvaba illa bab-ı Ali.” Türkçesi: “Hz. Ali’nin kapısından başka Mescid’e açılan bütün kapıları kapayınız.” Malumdur ki, Medine’ye hicretten sonra Mescit yapılırken, Peygamber, kendisi için mescide bitişik bir oda yapılmasını emretti, sonra da yakın akraba ve sahabelerinin oturmaları için de birer oda yapılmasını istedi. Bu odalar yapıldı. Bu odaların hepsinin kapısı mescide açılırdı. Peygamberle birlikte bu sahabeler istedikleri zaman bu kapılardan mescide girerlerdi. Odaları bulunan sahabeler arasında şunlar da vardı: Hz. Ali, Peygamberin amcası Hamza ile Ebubekir, Ömer, Osman.

Fakat Ali’nin kapısından başka bütün kapıları kapayınız emri verilince sahabeler aralarında kırgınlık oldu.

Bunlar, Hazreti Hamza’ya şikayet ettiler. Hazreti Hamza da Peygambere gelerek, “Ya Resulullah. Ben senin amcanım. Ali ise amcanın oğludur. Ali’nin kapısını açık bıraktığın halde benim kapımın kapanmasını emredişinin hikmeti nedir?” demişti.

Peygamber, amcası Hamza’yı çok severdi:

“Amcacığım bilirsin ki ben kendi kendime hiçbir emir vermem. Bu emir, Allah’ın emridir. Allah böyle istiyor.” cevabını verdi. Bunun üzerine Hamza, Ebubekir, Ömer, Osman’ın mescide açılan odalarının kapıları kerpiçle örüldü. Yalnız mescide Hazreti Muhammet’le, Hazreti Ali’nin odalarının kapıları açık bırakıldı. Bunlar, mescide bu kapıdan diledikleri zaman girer, çıkarlardı. Bazı tarihler, Peygamberin son günlerinde Ebubekir’in mescide açılan odasının penceresinden Peygamberin onunla konuştuğunu yazarlar… Bu, tamamen asılsızdır. Çünkü o sırada, yani Kapıların Kapanması tarihinden sonra Ebubekir, evini gayet uzak bir mahalleye taşımıştı. Hatta Peygamber’in vefatı haberini, Peygamber’in kapısında beklettiği kendi kölesinden almış, bunun üzerine atına binerek Peygamber’in evine gelmişti.

4- Peygamberin neslinin Fatıma’dan üremesi ve Fatıma’nın iki oğlu Hasan ve Hüseyin’i, Peygamberin fevkalade sevmesi de, Ayşe’yi kızdırmakta idi. Çünkü, Fatıma’nın Hasan ve Hüseyin’den başka Zeynep ve Gülsüm adlı iki de kızları vardı. Ayşe’nin ise çocuğu olmamıştı.

Hatta bir gün Ayşe, Peygamber’e şikayet ederek bütün kadınların birer künyeleri olduğu halde kendinin künyeden mahrum olduğunu üzülerek anlatmış. Peygamber de:

“Kız kardeşin Esma’nın oğlu Abdullah’ı kendine evlat edin ve ümmü Abdullah künyesini al” demişti. Ayşe de böyle yapmış, o tarihten sonra Ümmü Abdullah (Abdullah’ın anası) künyesini almıştı.

B- Alevilerin, Ayşe’yi sevmemelerinin bir sebebi de, onun Peygamber’in emrine zıt hareket etmesidir.

1- Hz. Ali’nin hilafetinden sonra ona karşı beslediği kin sebebiyle Talha ve Zübeyr’le işbirliği yaparak, Hz. Ali’nin üzerine ordu çekmesi, Cemel Harbi’ni yaratması, bu yüzden pek çok İslam kanının dökülmesine sebebiyet vermesidir.

2- Ordunun mağlubiyetinden sonra da, Basra’dan ayrılmayarak Hz. Ali aleyhinde siyasi hadiseler meydana getirmeye çalışması… Ayşe, Cemel Harbi’nden sonra Medine’ye gitmeyip Basra’da kalmıştı. Ayşe’nin Basra’da oturmasını uygun görmeyen Hz. Ali, önce Abbasoğlu Abdullah’ı ona göndererek Medine’ye gitmesi emrini tebliğ ettirdi. Fakat Ayşe bu emri dinlemediği gibi İbni Abbas’ı da huzurundan kovdu.

İkinci defa, Hazreti Ali, oğlu İmam Hasan’ı, Ayşe’ye göndererek derhal Medine’ye hareket etmeyecek olursa, vaktiyle Hazreti Peygamber’in kendisine verdiği salahiyeti kullanacağını, yani Peygamber namına onu boşamak mecburiyetinde kalacağını tebliğ ettirdi. Bunun üzerine, bu son ve kesin haberi alan Ayşe, ördürmekte olduğu saçlarını bitirmeye bile vakit bulamadan acele ile devesine atlayıp Medine’ye gitmeye mecbur oldu.

  1. Ayşe, Mervan’ın tahrikinden de etkilenip İmam Hasan vefat ettiği zaman, cenazesinin, dedesi Hazreti Muhammet’in merkadi yanına defnedilmesine karşı çıktı. O gün, bir katıra binerek hempalarını başına topladı ve cenazeyi getirenlere ok attırdı. Hatta oklardan bazıları, İmam Hasan’ın tabutuna saplandı ve çatışma çıkmasına ramak kaldı.

Bu hadisede Ali’nin dostları itidali muhafaza etmiş ve Ayşe’nin bu hareketinin kötü neticeler doğurmasına mani olmuşlardı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir